image

PeyamaKurd-  İsrail Gazetesi Haaretz geniş bir analiz yazısı yazdı. Türkiye'nin İran, Katar ve Rusya ile ittifakı ve Rojava’daki Kürtlere karşı yürüttüğü saldırı, 'komşularla sıfır sorununu' bozan politikalardan sadece birkaç tanesi.

“Stratejinin sınırlarını gösterdi”

Doha'nın başkenti Katar’daki Sheraton Oteli, pazar günü Türk bayrağının renklerinde ışıklandırıldı. Katar Emiri Tamim bin Hamad Al Thani, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı seçim zaferi ve partisinin zaferini kutlayan ilk liderlerden biri oldu.

Erdoğan ve emir yakın arkadaşlar. Türkiye, bir yıl önce Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin uyguladığı acımasız ekonomik boykot sırasında Katar'a yardım sunan ilk ülke oldu. Türkiye boykotu yıktı, Katar'a birçok mal gönderi ve diğer Körfez ülkelerine saldırıda bulunmamaları adına uyarı yapmak için için emirlikteki askeri varlığını artırdı. Ankara, ayrıca Katar ile Körfez ülkeleri arasında arabuluculuk yapması için Washington'a baskı yaptı.

Savaştan önce Türkiye'nin “komşularla sıfır sorun” politikası, ülkenin Doğu ile Batı; Avrupa, Amerika ve Orta Doğu arasında bir köprü haline gelmesi ve bölgede önderlik yapabilen bir ülkeye dönüşmesini içeriyordu. Fakat savaş bu stratejinin sınırlarını gösterdi.

“İki ülke de Kürtlere karşı yoğunlaştı”

Erdoğan'ın Beşar Esad ile olan kişisel ilişkileri ve kendi halkının katledilmesi nedeniyle Esad rejimini yıkmaya çalışan yeni politikası, Erdoğan'ın yaklaşımındaki değişimi ortaya koyarak aynı zamanda Türkiye'yi İran'la karşı karşıya getirdi.

Bununla birlikte, ağırlıklı olarak ortak ekonomik çıkarlar nedeniyle, Türkiye ile İran arasındaki beklenen kopuş oluşmadı. O zamanlar hâlâ sert uluslararası yaptırımlar altında olan İran, BAE aracılığıyla altın ödeyerek petrol satın alarak yaptırımları aşan Türkiye gibi bir müttefike ihtiyaç duyuyordu. Her iki ülke de, uzun zamandır Kürtlerin bağımsızlık taleplerini engellemeye yoğunlaşmış ve PKK ile savaşmak gereğini kabul etmişlerdi.

“Erdoğan, kendini sultan ilan etmek istedi”

Türkiye'ye yönelik Arap düşmanlığında öncülüğü Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Said Hüseyin üstlendi. Temmuz 2013'te cumhurbaşkanlığı devraldıktan kısa bir süre sonra, Sisi sadece Müslüman Kardeşler'e yönelik olarak baskı uygulamakla kalmayıp aynı zamanda iktidarını meşru görmeyi reddeden Türkiye'ye yönelik ekonomik bir boykot dayatmaya başladı.

Erdoğan, Sisi'nin askeri darbeyle iktidara geldiğini ve demokratik yollarla seçilmiş Müslüman Kardeşler hükümetinin geri gelmesin’ talep etti.  Mısır'ın Türkiye ile yaptığı ticaret anlaşmalarını iptal eden Sisi, Mısırlıları Türkiye'ye seyahat etmeme veya Türk havayolları ile uçmamaya çağırdı. Bunu yaparak da Türkiye'nin Mısır'ı Afrika'ya ticari bir köprü olarak kullanma umutlarını bitirdi.

Erdoğan'ın Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden kurmak istediğini ve kendisini sultan ilan etmesini arzu ettiğini söylemek durumu basitleştirmek anlamına gelir.

Yine de, Türkiye'nin bölgedeki diğer ülkelerle olan zayıf ilişkileri, bölgesel çatışmalar üzerinde azalan etkisi, ve en azından şimdilik Arap Ortadoğusu’nun baş düşmanı olarak görülen İran, Katar ve Rusya ile olan ittifakı ile Rojava’da Kürtlere karşı yürüttüğü savaşta toprak işgali, Arap devletlerinin Ankara'yı engelleme çabalarını artırdı. Bu nedenle Erdoğan'ın rüyasından yeni bir Osmanlı İmparatorluğu doğmayacak; “sultanlığı” Türkiye'nin sınırlarında sona erecek.

“Sorun, Kürtlere yapılan yardımlarda yatıyor”

Ama Erdoğan'ı sevmeyenler sadece Ortadoğu liderleri değil. Aynı zamanda ABD ile karşılıklı tehditlere dönüşen sert bir çekişme içine girdi. Aslında, “düello” kelimesi bu bağları tanımlamak için “ilişki” den daha iyi bir kelime.

Türkiye'nin ABD ile ilgili şikayetler listesinin başında Obama ve Trump yönetimlerinin Fethullah Gülen'i iade etmeyi reddetmesi geliyor. İkinci olarak Erdoğan, Halkbank genel müdür yardımcısına İran’a yönelik yaptırımları ihlal nedeniyle verilen hüküm yüzünden Amerikan Hukuk sistemini yerden yere vurdu. Ve son olarak, Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması Erdoğan'ı tam anlamıyla delirtti.

Ancak Erdoğan'ın Washington ile atışmasının merkezinde, Amerika'nın İslam Devletine karşı savaşta verdiği Suriyeli Kürtler’e olan yardımı yatıyor. Erdoğan bu yakın ilişkiyi, Türkiye'ye karşı Kürt terörünü körüklemek için bir komplo olarak görüyor.

Rusya'ya karşı da benzer bir suçlamada bulunabilirdi çünkü Rusya da Kürtleri Suriye’de iç savaşın sona ermesi için gelişecek diplomatik süreçte zorunlu müttefik olarak görüyor.

“Menbiç umut ışığı oldu”

Ancak üç yıl önce Rus uçağının düşürülmesi sonrası Rusya’nın Ankara'ya uyguladığı boykottan ağzı yanan Erdoğan, Moskova'yı düşmanlaştırmamaya çok dikkat ediyor.  Erdoğan'ın entelektüel ve siyasi rakipleri bastırmasını ya da insan hakları ihlallerini çok dert etmeyen Washington, Rusya'dan S-400 füze sistemi satın almak için anlaşma imzaladığında öfkelendi.

Türkiye'nin son haftalarda Washington'la olan ilişkilerinde bir umut ışığı, daha önce Kürtler tarafından kontrol edilen Suriye’de Menbiç ilinin denetimi üzerinde varılan bir anlaşma oldu. Bu anlaşma kapsamında Kürtler Menbiç’ten çekildikten sonra Türk ve Amerikan kuvvetleri, kentte ortak devriye faaliyetleri yürütecek.

Ancak Efrin kent’ hala Türkiye’nin kontrolünde. Türkiye Efrin’de Türk ve Suriyeli öğretim görevlilerinden oluşan bir kadroyla Efrin’de Harran Üniversitesi'nin bir şubesini açtı. Kürtler Amerika'nın bu dayatmasını kabul etmek zorunda kaldı ama yeni bir dengeleme yolu buldular.

“Kürtler, Türkleri mahrum bırakacak”

Rusya’nın desteğiyle, Suriye’nin geleceği konusunda Esad rejimiyle doğrudan müzakerelere başladılar. Muhtemelen bunun sonucu olarak, Suriye hükümetiyle işbirliği içinde hareket eden Kürt azınlık, Türkiye'yi Suriye'de asker tutma bahanesinden mahrum bırakacak.

Türkiye'nin Suriye'ye müdahalesi de, Irak'ın Kandil Dağları'nda PKK'ye karşı yürüttüğü savaşta Ankara'nın işbirliğini reddeden İran'ı da öfkelendirdi. İran, başka bir devletin topraklarında askeri harekatın yasadışı olduğunu belirterek, Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığını kabul edilemez olarak gördüğünü ima eden bir açıklamada bulundu.

Dolayısıyla, Erdoğan'ın seçim zaferi, onu kendine bağlayan bölgesel çıkarların yoğunluğundan güvenli bir şekilde çıkarabilen bir dış politika yürütmesine yardımcı olmayacak.