image
Cihat Emir Aykaç Yazar
image

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bugüne birçok kritik zaman diliminden geçtik. 1921 anayasasının nispeten daha kapsayıcı niteliği terk edilmiş, yerine tekçi, milliyetçi/ırkçı, jakoben, modernist; halkları, inançları, muhalif düşünceleri inkâr ve imha eden bir anayasa, bir sistem getirilmiştir. 

Akabinde İstiklâl mahkemeleriyle birlikte bu yeni tornaya uymayan kesimler hukuk açısından utanç verici bir şekilde yargılanmış, insanlık açısından vicdanlara sığmayacak bir şekilde katledilmiştir.

Yer yer isyanlar geliştirilmiş, bu yeni faşist anlayışa karşı halk ayaklanmaları yaşanmış ve her birinin neticesi maalesef yüzbinlerce insanın katliyle sonuçlanmıştır.

Çok partili sisteme geçtikten sonra bu düzeni değiştirmeye “meyleden” siyasiler de yer yer darbeyle karşılaşmış, bazen de Turgut Özal gibi bir suikast sonucu öldürülmüştür.

Devlet hiçbir şekilde statükonun değişmesine müsaade etmemiş, değiştirmeye cüret edenlere karşı ceberrut yüzünü her dönem göstermiştir. 

Bu gerçekler ışığında ulaştığımız bir başka bilgi ise Türkiye’de devlete, statükoya, ceberrut darbe mekanizmalarına karşı muhalif bir kesimin hiçbir dönemde layıkıyla oluşmadığıdır. Demokrat Parti ve ardılları, MHP ve öncüleri, Saadet ve öncüleri, CHP ve o çizgideki diğer siyasi partiler, nihayetinde AKP belli nüans farkları dışında sisteme göbekten bağlı, faşizan düzenin birer parçaları olmuşlardır. 

Bu gidişata dur diyebelen, bedeli ne olursa olsun demokratikleşme, barışı tesis etme, Türkiye’yi ilkel faşizan düzenden kurtarma mücadelesi yürüten tek parti DEP ve ardılları olmuştur. Orhan Doğan’ların ve Leyla Zana’ların öncülük yaptığı barış siyaseti girişimleri dünya demokrasi tarihine altın harflerle geçecekek kıymettedir.

Bu noktada Leyla Zana’nın özel bir konumu bulunmaktadır. 1991 yılındaki seçim çalışmalarında genç bir kadın olarak meydanlara çıkmış ve o dönemde henüz görünür olmayan Kürt kadını figürünü tüm dünyaya bir sembol olarak kabul ettirebilmiştir. 

Kadınların bulunmadığı mitinglerde hiçbir zaman konuşmamıştır Zana. Evlerinin dibinde, pencerelerinin kenarında, utançtan yüzünü tülbentle örten kadınları ellerinden tutmuş, büyük bir coşkuyla en ön saflara taşıyabilmiştir. Kürt kadınının erkeklerden utanan kişiliğini, erkeklere meydan okuyan bir konuma yükseltebilmiştir. Leyla Zana’nın mücadelesi büyümüş, Kürt kadınlarının IŞİD çetelerine karşı Rojava’daki direnişi dünyanın saygıyla ve minnetle andığı bir olgu haline gelmiştir.

Leyla Zana, Kürdistanî siyasetten, Kürt halkının yaşadığı acılara derman olmaktan, Türkiye’de Kürtler özelinde bütün halkların ve inançların eşit yaşaması gerekliliğinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. “Türkiyelileşme” siyasetini “Türkleşme” olarak algılamamış, Kürt siyasetinin özgünlüğünden feragat etmeden tüm Türkiye halklarını etkilemeyi başarabilmiştir.

Ağrı’da, 7 Haziran seçimlerinde buna gözlerimle şahit olmuştum. Kürtler, Zana’yı Xwişka Leyla diye bağrına basarken; Kara Papaklar, Azeriler, Terekemeler, milliyetçi Türkler ve korucular da Zana’yı saygın ve sorunlarına çözüm olabilecek deneyimli bir siyasetçi olarak görüyordu. Nitekim bu saydığım gruplar da oylarını HDP’ye vermişti.

1991 seçimlerine tekrar dönersek “yemin krizi” meselesini de irdelememiz gerekir. Leyla Zana’nın, başında keskûsorûzer bir bantla “Türkiye halkları” adına yemin ettiğini görürüz. Zana’nın orada “Türkiye halkları” üzerine yemin etmesi ve yeminin akabinde Kürtçe bir cümleyle inkârcı, retçi, faşizan sistemi ifşa etmesi sadece söylem bazındaki direnişti. Fakat başına bağladığı keskûsorûzer bantla aynı zamanda görsel bir direniş göstermiştir ve bu direnişin adına da şarkılar yazılmıştır.

Evet, Kürt kadınları beyaz tülbentleriyle, renkli fistanlarıyla, keskûsorûzer bantlarıyla, zafer işareti yapan parmaklarıyla aynı zamanda görsel bir direniş sergiliyordu. Kendi adına yazılan şarkıda geçen “Kelemê çavên dijminan” (düşmanın gözüne dikendir) sözünü sonuna kadar hak etmişti Zana. Yürüttüğü mücadelelerin bedelini de 10 seneden fazla hapis yatarak ödemek durumunda kalmıştı. Fakat inançlarından ve mücadelesinden hiçbir zaman vazgeçmedi.

Bu mücadeleler sayesinde Kürtler yeni bir konuma yükseldi ve TBMM’nin organik üyeleri halini aldılar. Baskılar, tutuklamalar, katliamlar hâlâ devam etse de Kürtlersiz bir siyasetin imkânsızlığı anlaşılmıştır. Tabii bu önermelerim 24 Haziran öncesine kadarki dönemler için geçerlidir.

24 Haziranla birlikte başkanlık sistemi yasallaşmış ve Türkiye’nin ilk başkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan seçilmiştir. Kendisi son dönemlerde MHP ile ve Çiller, Ağar, Peker gibi karanlık isimlerle ittifak kurarak milliyetçi siyaseti yükseltmiş, Kürtlere ne siyasette, ne de toplumsal yaşamda hayat imkânı tanımıştır.

Seçilmiş belediye eşbaşkanları, milletvekilleri hapislerde veya sürgünde. HDP ve DBP’nin siyasetçileri, çalışanları ha keza ya hapiste, ya da dışarıdayken tecritte. Mecliste veya illerde, ilçelerde siyaset yapmanın önünde türlü engeller var. Cumhuriyetin ilk yıllarının baskıcı niteliğine rücu edilmiş durumda.

Peki böyle bir dönemde ne yapmalı? Mecliste önerge vererek bir bir reddedilmesini mi izlemeli? Kürsüde bağırıp çağıracak milletvekillerinin hakkında fezleke verilmesini mi beklemeli? Mesele Kürtler olunca birleşen sistem partilerinden fayda mı beklemeli?

Bence artık Leyla Zana olunmalı. Bu çağa damga vurulmalı. Açık çağrıda bulunuyorum; HDP’li vekiller meclisteki yemin törenine katılmasın, ırkçı, tek tipçi, halkları aşağılayan bir metinle yemin etmeyi reddetsin. Bu yemin metni kalkmadan da parlamento çalışmalarına katılmasınlar. Vekillikleri mi düşer? Düşsün... Sine-i millete dönüp pencere kenarlarında, kapı arkalarında bekleyen kadınlarımıza, gençlerimize, yaşlılarımıza bir bütün Kürt halkına dokunsunlar. Onların yanlarında olduklarını ve parlamento dışında da siyaset üretebileceklerini ispatlasınlar. Leyla Zana olsunlar...

Not: Bu yazı dün yazılmıştır, bugün maalesef yemin töreni gerçekleşmiştir.

Cihat Emir Aykaç

06.07.2018