image
Rojhat Amedi Yazar
image

Tarih boyunca birbirlerine düşman olan ve yalnızca Kürtlere engel olabilmek için ortak bir noktada buluşabilen Türkiye ve İran, Kürtlerin doğal bir hak olan seçim yöntemi ile gayet demokratik bir ortamda gerçekleştirdikleri bağımsızlık referandumunu bozmak için adeta bir seferberlik ilan etti. Türkiye ve İran, bu kirli ilişkiler çerçevesinde, önce Kerkük’ü, ardından Afrin’i Kürtlerden aldı ve  günümüzün en barbar gruplarına teslim ettiler.

Tarihe bir göz atarsak, deyim yerindeyse Kürtlerin sürekli arkalarından vurulduğunu görürüz.

Çok uzağa gitmeye gerek yok…

Kürtler, daha Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu dönemde 'Türklerle kardeş olduklarına inandırılarak' aldatılmıştır. Savaş sonrasında müttefik güçlerin çekilmesinin ardından Türkler, 'Kürt kardeşlerini' sırtlarından hançerlemiştir.

Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana, her on yılda bir yapılan darbeler de esasında gelişmekte olan Kürt hareketini bastırmaya yöneliktir. Kim iktidar olursa olsun, Kürtlere yönelik bu siyaset hiç değişmedi.

Üstelik bu siyaset sadece Türkiye’deki Kürtlerle de sınırlı kalmadı, Kürdistan’ın diğer parçalarında gelişmekte olan Kürt hareketlerini de hedef aldı.

Kürtler, dünyanın öbür ucunda dahi devletleşmeye yönelik bir girişimde bulunsa, önce Türkiye devletini karşısında bulur. Türkiye, kendi sınırlarına olan uzaklığına hiç aldırış etmeden, gerekirse katliam yaparak bu çabaları imha etmeye çalışacaktır.

Bu acı gerçek özellikle son yıllarda tüm çıplaklığı ile gözlerimizin önünde duruyor.

Ve biz malesef, bu durumu göremeyen veya algılayamayan "halkçı" ve "ümmetçi" Kürtlerin duruşunu ve siyasetsizliğini ibretle izliyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti devleti, 1991’den sonra Kürtlerin güney Kürdistan’da elde ettiği özgürlükleri kirli politikalarıyla yok etmeye çalışmış, 2000’li yıllara kadar da bu siyasetinde ısrarcı olmuştur.

Ancak Kürtlerin bu özgürlükleri imha edemeyeceğini fark eden Türkiye Devleti, farklı bir siyasi hamle ile imha politikalarından vazgeçerek "Güney Kürdistan‘ı kontrol altında tutma" siyasetine yönelmiştir.

Güney Kürtleri için, uluslararası siyaset ve uluslararası pazara açılabilmenin tek yolunun Türkiye olması, ilişkilerin de bu çerçevede ilerlemesini beraberinde getirmiştir.

Güney Kürtleri bu ilişkileri yönetirken, Türkiye’ye milyarlarca dolar rüşvet vermek zorunda bırakılmıştır.

Örnek mi?

Buyrun;

Şu an Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı görevinde olan İlnur Çevik, o dönemlerde Süleyman Demirel hükümeti ile Güney Kürdistan arasındaki koordinasyonu sağlıyordu. Çevik, bu görevi sebebiyle Erbil ve Süleymaniye’den 300 milyon dolar bedelinde ihale almıştı. Süleymaniye Havalimanı yapımı da söz konusu ihalelerden biridir.

Bu ihaleden Cengiz Çandar’da pay almış ve karşılığında her ikisi de Kürtlerin aslında herhangi bir "tehlike" arz etmediğine yönelik yazılar yazmaya başlamışlardır.

Geçtiğimiz günlerde İlnur Çevik katıldığı bir televizyon programında Türkiye için, belki de kendisi için, Afrin’de çıkabilecek ihalelere dikkat çekmişti.

Oysa Sayın Çevik, 15 yıl önce Erbil’de aldığı ihalleri tamamlayamamış, yarım bırakarak kaçmıştı…

 

Güney Kürdistan’da demokratik anlayışın yerleşmesi,

Hukukun geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde sağlıklı işlemesi,

İnsan haklarına karşı duyarlılığın artması,

Dinler arası toleransın hakim olması,

Ekonominin olumlu gelişimi,

Kürdistan’ın enerji ticaretinde önemli bir çekim merkezi haline gelmesi

ve Kürtlerin terörizme karşı mücadelede uluslararası alanda sempati kazanması

bazı çevreleri tedirgin etti ve bu çevreler Kürdistan’a yönelik ambargo uygulamalarına başladılar.

Bu uygulamalardan en önemlisi, Kürdistan’ın bütçesinin kesilmesidir.

Bununla yetinmeyen malum çevreler, Şengal üzerinden Dehok, Maxmur üzerinden ise Erbil’i kıskaç altına alma stratejisini geliştirdiler.

Ayrıca, Güney ve Batı Kürdistan arasında sağlanan koridoru engellemeye yönelik planlar yaptılar.

Bütün eksikliklerine ve bu diktatoryal uygulamalara rağmen hergün biraz daha gelişen ve bir statü elde etmeye yakınlaşan Batı Kürtleri’de, özellikle Türkiye için bir 'sorun' oluşturmaya başladı. Bu gerçek, ABD ve müttefiklerinin Batı Kürtleri ile geliştirdikleri ilişkilerde kendisini daha iyi bir şekilde gösterdi.

Kürtlerin elinden alıp barbarlara teslim etmek

Bu gelişmeler karşısında tehlikeyi gören Güneyli Kürtler, özellikle başkan Barzani, Anti-Kürt politikaları durdurabilmek adına, Kürtlerin sürekli bellirsizliklerle yaşayamayacakları ve buna karşı bir adım atılması gerekliliğine olan inançları ile bağımsızlık referandumunu gerçekleştirmeye çalıştılar.

İşte burada kıyamet koptu.

Tarih boyunca birbirlerine düşman olan ve yalnızca Kürtlere engel olabilmek için ortak bir noktada buluşabilen Türkiye ve İran, Kürtlerin doğal bir hak olan seçim yöntemi ile gayet demokratik bir ortamda gerçekleştirdikleri bağımsızlık referandumunu bozmak için adeta bir seferberlik ilan etti.

Türkiye ve İran, bu kirli ilişkiler çerçevesinde, önce Kerkük’ü, ardından Afrin’i Kürtlerden aldı ve  günümüzün en barbar gruplarına teslim ettiler.

Burada, Türkiye Cumhuriyeti devleti, Haşd-î Şabi çetelerini, tarih boyunca yanlarında yer alan Kürtlere tercih etmiş ve Kerkük’ü onlara teslim etmiştir.

Burada, Türkiye Cumhuriyeti devleti, ÖSO’da yer alan El Kaide ve IŞİD benzeri yapılanmaları Kürtlere tercih etmiş ve Afrin’i bu gruplara teslim etmiştir.

Kürtler bu durum karşısında daha güçlü bir duruş sergileyemezse, Türkiye Cumhuriyeti devleti Dehok’a karşı bile Anti-Kürt bir strateji geliştirebilir.

Bütün bu gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda;

Kürtlerin, 24 Haziran’da yapılacak seçimlerde, Türkiye’nin bugünkü durumundan sorumlu olan Recep Tayyip Erdogan ve AKP hükümetine kırmızı kart göstermesinin zamanı gelmiştir.

Kürt oyları HDP’ye gitmeli

Selahattin Demirtaş’ın, iradesi, kişiliği veya Kürdistani yanları tartışılmaksızın...

HDP’nin iradesinin kimlerin elinde bulunduğu üzerine yorumlardan kaçınarak,

Kürtlerin seçimlere daha güçlü katılması için yapılan ittifak arayışlarına engel olan Kandil’in oyunbozanlarıyla ilgili tartışmalara girmeden,

Suruç ve benzeri katliamları lanetlemek için,

Kürt halkının seçilmiş milletvekillerinin tutuklanıp yargılanmalarını sorgulamak adına,

AKP hükümetine ve Recep Tayyip Erdoğan’a

"Biz Kürtler bu Gidişatı kabul etmiyoruz" mesajını vermek için

Kürt oyları HDP’ye gitmeli...

Her ne pahasına olursa olsun, HDP baraj altında kalmamalı...

HDP’nin baraj altında kalması demek, uluslararası camiada, sadece HDP’nin değil aynı zamanda Kürtlerin de baraj altında kalması demektir...

Artık Kürtlerin bu gerçekleri görmesi ve buna göre bir duruş sergilemesinin zamanı gelmiştir…

 

Rojhat Amedi

23.06.2018