image
Rojhat Amedi Yazar
image

Ülkemiz Kürdistan’ın da bulunduğu Orta Doğu coğrafyası çok hasas bir dönemden geçiyor.

Bugün Irak ve Suriye’de olup bitenler, 1.Dünya Savaşı sırasında Britanya ve Fransa arasında imzalanan Sykes Picot Anlaşması ile sınırları çizilen Orta Doğu haritasının artık geçerliliğini yitirdiğini açıkça ortaya koyuyor.

Soğuk Savaş döneminin dayattığı denge politikası da artık geçerli değil. Sovyetler Birliği’ne karşı NATO’nun jandarmalık görevini üstlenen ve NATO ile AB’nin yaramaz çocuğu haline dönüşen Türkiye’nin kahrını da, daha önce olduğu gibi kimse çekmek zorunda değil.

Önemli değişikliklerin yaşandığı bu ortamda ve Orta Doğu’nun yeniden yapılanmasında Kürdistan meselesinin kilit rol oynadığı gerçeği de her gün biraz daha belirginleşiyor.

Kürdistan meselesi, Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında bir mesele oldugu için, aslında bir "Orta Doğu meselesi" olma özelliğini taşıyor. Haliyle bu mesele, bütün dünyayı ilgilendiriyor.

Artık Kürtlerin bu süreçte 'tek başına bir karar mekanizması olmadığı gerçeği' de kabul edilmeli.

Kürtlerin, Orta Doğu’nun yeniden yapılanmasında Kürdistan meselesinin sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşabilmesi için, bu süreçte söz sahibi olan tüm siyasi aktörleri ve süreci belirleyen etkenleri iyi okuması ve dikkate alması gerekiyor.

Kürtler, siyasetin çoğu zaman bir maraton yürüyüşü olduğunu bilmelidir.

Bu maratonda yürümeyi bilmeyen çabuk yorulur ve yorulup tükenenler dikkate alınmaz.

Diplomasi, meydanlarda savaşmaya benzemez, Uluslararası ilişkileri iyi okumak ve inceliklerini bilmek gerekir. Zira artık yanlızca uluslararası güçleri ikna ederek onlarla birlikte yürüyenler varlıklarını koruyabiliyor.

Bu bağlamda, en azından son on beş yılda ülkemizin güneyinde yaşanan gelişmeleri gözden geçirmemiz gerekir.

Türkiye ve İran’ın izlediği Kürt siyasetini anlamadan Kürtlerin nasıl bir süreçten geçtiğini ve içinde bulunduğu durumu açıklamak mümkün değildir.

Türkiye ve İran’ın bazı konularda ABD’yi ikna etmek için muazzam bir politika izlediğini görüyoruz. Öyle ki, Kürtlerin bile önemli bir kesimini ikna etmeyi başardılar.

Nasıl mı?

İran ve Türkiye, ABD’nin Orta Doğu’da bulunan temsilcilerini ve müttefik güçlerini "bağımsızlık referandumunun bölgede içinden çıkılamaz bir kaosa neden olacağı" fikrine ikna ederken, Kürt siyasetinin önemli bir bölümü de ya düşman cephesinde yer aldı ya da "kazananın yanında olurum" siyaseti izledi.

Bağımsızlık referandumu sürecinde Kürdistan halkı ve Diaspora Kürtleri tarihsel sorumluluğunu yerine getirirken, Kürt siyasileri ve aydınları, her zaman oldugu gibi sağlıklı bir politika izleyemedi.

Kuzey, Batı ve Doğu Kürdistan halkı Avrupa’yı ayağa kaldıracak girişimlere imza atarken, Güneyli Kürtlerin önemli bir kesimi Başkan Barzani’yi arkadan vurma planları ile meşguldü.

Referandum sonrası görülen 'geçici' yenilginin faturası da Başkan Barzani’ye yüklendi.

KDP içerisinde bulunan bazı kesimler bile, bir kaç ay ödenemeyen maaşlardan ötürü Başkan Barzani’nin referandum siyasetine karşı, gizliden gizliye cephe aldılar.

Bu gizli LAHOR’lar, ancak 12 Mayıs seçimlerinde hüsrana uğrayan referandum karşıtlarının halini gördükten sonra günah çıkarmaya yöneldiler.

Durum bundan ibaret,

Kürtler, dünyayı Kürdistan’ın varlığına ikna etmek ve ABD, müttefik güçler ve uluslararası camiada yer almak yerine, İran ve Türkiye’nin siyasetinin güdümünde kaldı.

Kürtlerin içinde bulunduğu durumu anlatmak ise, ABD ve müttefik güçlerin insafına, daha da kötüsü Türkiye ve İran’ın yaklaşımına bırakıldı.

Oysa Türkiye ve İran’ın Kürt karşıtlığına dayanan siyaseti, ABD gibi bir gücü bile tuzağa düşürebilecek kadar tehlikeli…

Bu konuda birkaç örnek verecek olursak;

 

PEŞMERGE GÜÇLERİNİ LAĞVETME GİRİŞİMLERİ

ABD’nin 2003 yılında Irak'a siyasi elçi olarak atadığı Paul Bremer’in ilk icraatı, Peşmerge güçlerini tasfiye etmek olmuştu, çünkü bölge ülkeleri bunu dayatmıştı.

Bağdat’ta düzenlenen bir toplantıda, Paul Bremer ve Başkan Barzani arasındaki şu diyaloğa bir bakalım:

Bremer: "Peşmerge güçlerinizi lağvedin."

Barzani: "Peşmerge güçlerini lağvetmek isteyen bir gücü tanımıyoruz."

Bremer: "Peşmerge güçlerini lağvetmek zorundasınız, bu bizim kırmızı çizgimizdir."

Barzani: "Peşmerge güçlerini lağvetmek için sizin kırmızı çizginiz varsa bizim de kırmızı çizgilerimiz var. Ben Kürdistan’a dönüyorum, eğer yapabiliyorsan buyur Kürdistan’a gel ve Peşmerge güçlerini lağvet!"

Bu diyaloğun ardından Başkan Barzani Kürdistani duruşu sergiler ve Kürdistan’a döner.

Bir süre sonra Paul Bremer, Başkan Barzani’nin dik duruşu sayesinde Kürtleri daha iyi tanır ve hatasını fark eder. Çünkü daha önce Maliki ve benzeri haramileri dinlemişti.

Peşmerge güçlerini lağvetmek isteyenlerin 'hassasiyetini' dikkate alan ABD ve bazı yetkililer, Peşmergelerin daha sonra dünyanın başına bela olan IŞID terör örgütüne karşı gösterdikleri kahramanlık destanını fark etmişlerdir herhalde...

 

FEDERAL YAPIYI KÜRDISTAN COĞRAFYASINA GÖRE DEĞİL, VİLAYETLER BAZINA ÇEKME GİRİŞİMLERİ

Paul Bremer Peşmerge güçlerini lağvetme girişimlerinin ardından, dönemim cumhurbaşkanı Celal Talabani’ye bir anlaşma imzalatarak, Kürtler için felaket sayılabilecek bir başka girişimde bulunur. 

İran modeli eyalet sistemini öngören bu taslağa göre, Erbil başkent  olmayacak, her vilayet kendi başına Bağdat’a bağlı kalacaktı.

Başkan Barzani bu talebi de reddetmiş, Celal Talabani’de imzasını geri çekmek zorunda kalmıştı.

 

SURİYE VE SURİYE KÜRDİSTANI’NA YAKLAŞIMLARI

ABD, Suriye ve Suriye Kürdistanı siyasetinde tam anlamıyla 'Türkiye’yi gücendirmeme' yaklaşımını benimsemiştir.

Demokrat Kürtlerin örgütlenmesi resmen engellenmiş, meydanlar PKK ve İran’a terkedilmiştir.

Başkan Barzani’nin, Kürtlerin birlikte hareket etmelerine yönelik çabaları baltalanmıştır, ABD ise bu duruma seyirci kalmıştır.

ABD, Türkiye’nin 6 yıl önce herkese kabul ettirdiği, “Beşar Esad’ın 4 aylık ömrü kaldı” hikayesini Başkan Barzani’ye de kabul ettirdi.

Oysa Beşar Esad halen ayakta.

Bu siyaset ise yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açarken, milyonlarca insanın da göç etmesine sebep olmuştur.

ABD’nin Suriye politikası ancak Trump dönemi sonrasında düzelmeye başladı, ama artık geç kalınmış olabilir.

 

BAĞIMSIZLIK REFERANDUMUNA YAKLAŞIMLARI

ABD ve müttefikleri Kürdistan bağımsızlık referandumu sürecinde İran ve Türkiye’nin etkisi altında kalmış ve Paul Bremer’in yerini alan Brett McGurk, İrancı yaklaşımıyla ciddi hatalara neden olmuştur.

ABD ve müttefikleri daha sağlıklı bir politika izleyebilirdi.

ABD’nin sorunlu Orta Doğu siyasetini konuşurken Barack Obama döneminde yapılan hatalara da dikkat çekmek gerekir.

Obama yönetimi, yaklaşık 2 milyar doları Tahran’a gönderirken, bu paranın Orta Doğu’nun yeniden yapılanması projesine karşı kullanılacağını bilmeliydi.

Temmuz 2015’te İran ile imzalanan nükleer anlaşma ve bu anlaşma ile İran’a karşı olan yaptırımların dondurulmasıyla, İran'a 100 milyar dolarlık bir kaynak yaratıldığı ve İran'ın bu parayla 'Orta Doğu'nun her tarafında terör estireceğini bilmeliydi.

Sonuç olarak, ABD’nin uluslararası siyasette önemli bir güç olması, siyasetinin doğru olduğu anlamına gelmiyor.

Kürdistan meselesinde asıl görev, biz Kürtlere düşüyor.

Artık sol ve ümmetçilik adına, geçmişten bu yana belleklerimize yerleştirilen ve gerçekleşmesi mümkün olmayan 'halkların kardeşliği siyasetine' mahkum kalmak zorunda değiliz.

Bu gerçeğe göre hareket etmek, halkların kardeşliğine karşı gelmek anlamına da gelmez.

 

Rojhat Amedî

05.06.2018