image

PeyamaKurd - Türkiye'de yerel seçimler son buldu fakat seçim sonrası polemikler son hızla devam ediyor. Seçime şaibelerin karıştığını öne süren iktidarın itirazları sonucu mazbata gerginliği gündemin en başat konularından biri oldu. Seçime adeta damga vuran Kürtlerin, Batı'da istedikleri stratejiyi başarı ile uygularken, Kürt illerinde ise hükümetin hedefi haline geldiler. Halk iradesi ile seçilen başkanlar Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç oldukları gerekçesi ile mazbatalarını alamadılar. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) mazbataları, ikinci olan AKP'li adaylara verdi. Yerel seçim, her ne kadar faşizm ve eşitliğin savaşı gibi görünse de, Türkiye'de bir anlamda İslamcılar ve laikçiler arasında bir mücadele biçimini andırmakta idi.

Dr Halil İbrahim Yenigün gündeme ilişkin PeyamaKurd'e konuşarak, "Kürt olsaydım PKK’ye sözüm olurdu demek Cizre katliamı işlenirken esas hedefim örgüt olurdu, devlete susardım demek değil. Emperyalizme, sömürgeciliğe, soykırımcılığa sesimiz hep yüksekken, iktidar ilişkilerinin zayıf tarafında olsak da yine de mücadeleyi ahlâkî vermenin yolu vardır vurgusu bu" diyor. 


İbrahim bey, öncelikle güncel bir soru ile başlayalım. Türkiye yerel seçimden yeni çıktı. Seçim sonuçları, özellikle İstanbul çok tartışıldı. Sizce AKP’nin İstanbul’da kaybetmeyi kabul etmeyişinin nedeni nedir?

Merhaba. Elbette hâlâ tartışılıyor. Tabii kabullenmek kolay değil AKP için. Yirmi beş yıldır fiili olarak Erdoğan’ın yönetiminde bir şehir. İlk gözağrısı, kendini ispat ettiği yer, mevcut rantın kaynağı. Kaybetmek siyasi, psikolojik ve ekonomik olarak çok ciddi bir darbe yemiş olmak demek. Ekonomik olarak tezgâh ve rıza imal düzeneği İstanbulsuz nasıl döndürülebilir sorusu var demek; psikolojik olarak yenilmezlik mitinin aşılması demek; siyasi olarak “sonun başlangıcı mı?” sorusunun sorulabilmesi demek. Bunların her biri AKP için baş edilmesi güç durumlar. Hele ki bütün gücü (ortaklarıyla birlikte) monopolize etmişliğin rahatlığı, tekebbürü var. 


Seçimlerde bazı büyük ilerde CHP’nin başarılı olması, özelikle iktidar çevrelerinden: “Muhafazakarlara baskılar olacak. Tekrar eski günlere döneceğiz” gibi bir söyleme neden oldu. Sizce bunun doğruluk payı var mıdır? Ya da şöyle soralım Türkiye de tekrar eskisi gibi bir laik anti laik çatışması olabilir mi?

Zaten bu korkuların baki olmasını istediler ki bu düzen devam edebilsin; insanlar kendilerini bu iktidara muhtaç görebilsin. Topluma katabilecekleriniz üzerinden değil de körüklediğiniz korkular üzerinden hükümran olmak ne fena bir şey halbuki. Seküler-dindar çatışması toplumsal olarak hep devam edebilecek bir şey. Toplumlardan ırkçılığı yüzde yüz temizleyemeyeceğiniz gibi her durumda ve zamanda da ya yobazların sekülerlere, ya militan seküleristlerin dindarlara baskılarını bekleyebilirsiniz. Bu demek değil ki bir kişi nefret suçuna maruz kalamasın diye bütün bir ülkeye gayrımeşru biçimde biz tahakküm edelim.
Ayrıca ülke sahiden 2002’den bu yana çok değişti. Özellikle Gezi’den bu yana Erdoğan kültürel çatışmalar üzerinden bütün bir toplumu zıt uçlara itmeye çabaladıkça ancak kendi tabanını ötekine nefret üzerinden tahkim etti; ama bunun karşılığında öteki tarafı o kadar kışkırtıp çatışma yaratamadı. Ben hep örnek veririm, Gezi’den sonra özellikle başörtüsünün kamu serbestisi gündeme getirildi, maksat bence yeni Cumhuriyet mitingleri yaratmaktı ama sonuçta biliyorsunuz hiç de öyle olmadı.


Siz birçok meslektaşınız gibi “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi imzacılarından birisiniz. Bu nedenle maalesef görevden uzaklaştırıldınız. Bu konu ile ilgili “Ben Kürt olsaydım devletten çok PKK’ye seslenirdim” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Bu soru için çok teşekkürler. Aslında hep bu konuda kendimi biraz daha izah etmek istemişimdir. Ben saiklerimin izahını Türk olmak üzerinden de kurmuştum, “Kürt olsam bu atmazdım”a getirilen şekillerde yorumlandı bu sözlerim. Gerçek biraz daha tafsilatlı ve nüanslı. Kürt olsaydım da imza atabilirdim belki; keza Kürt olup da imza atanları kendi durduğum yer itibariyle yanlış buluyor da değilim. Şunu demek istedim sadece: ben etikopolitik duruşum gereği her kişinin aidiyeti olan veya aidiyet duyduğu grupları eleştirilerinin öncelikli muhatabı kılması gerektiğini düşünürüm.

Eğer ahlâkî bir kaygıdan yola çıkarak adalet temelli bir dil kullanıyorsak, “bu haksızlık, bu zulüm” diyorsak, “bana yanlış yaptın, bunu ödeteceğim” gibi benlik kaynaklı bir saikten gelmiyorsak, bunu duruşumuzla böyle göstermeliyiz diye düşünürüm. Yoksa gösterilen tepkinin grup çıkarını kollamaktan ve bu çıkarı da ahlâkın dilini suistimal ederek siyaset malzemesi yapmaktan başka açıklaması olamaz. Kendisine Müslüman diyenlerin din adına işlediği Charlie Hebdo gibi katliamlarda sadece muhatabını sıkıştırmak için, şu an İngilizce’de de “What aboutery” dediğimiz, “-ken neredeydin?”ciliği kullanan birinin Yeni Zelanda için ortalığı ayağa kaldırıp “zulüm, cinayet, faşizm” demesindeki ikiyüzlülükten bahsediyorum.

Filistinli olsam HAMAS’a da edeceğim bir dolu söz olurdu gibi bir şeydi benim dediğim. Esas lafımı Filistin’e edip İsrail’e susardım değil ama. Kürt olsaydım PKK’ye sözüm olurdu demek Cizre katliamı işlenirken esas hedefim örgüt olurdu, devlete susardım demek değil. Emperyalizme, sömürgeciliğe, soykırımcılığa sesimiz hep yüksekken, iktidar ilişkilerinin zayıf tarafında olsak da yine de mücadeleyi ahlâkî vermenin yolu vardır vurgusu bu. Aksi takdirde FLN’e katılmayan Cezayirli’nin 1950’lerde bütün tepkisini FLN’e yöneltip FLN’in yaptığıyla Fransa’nın yaptığını eşit tutmasındaki garabet gibi bir durum olur. Böylesi bir eşitlemeye girmediğimi ayrıca da vurgulamam gerekir.

Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğine aynı anda karşı olmakla bunları eşitlemek çok alakasız tavırlardır. Siyah Panterlerin siyah milliyetçiliği, katılmasak da, tabii ki Neo-nazi beyaz milliyetçiliğinden çok farklı bir yerde durur. Malcolm X’in beyaz türünü yılana benzettiği ırkçı zamanları bile 2017’de Charlottesville’de meş’alelerle yürüyen beyaz faşistlerin tavrıyla eşitlenemez. İktidar ilişkileri bağlamından kopuk analizler ve tutum almalar bundan dolayı son derece saptırıcıdır.

Son kertede de bu tür farazi durumların sınırlarını teslim etmek gerek. Aslında Kürt olmadığım ve Kürtlüğü yaşayamayacağım için Kürt olsam nasıl davranırdım; bunu son tahlilde bilemem. Hayatımın bir döneminde Müslümanlığın dezavantajlarını ama Sünniliğin avantajlarını yaşadığımı bilirim; Müslümanların topyekün avantajlılık anlamına geldiği dönemde bundan feragat etmeyi tercih ve arzu ettiğim zamanı bilirim; yalnız bunların hiçbiri üzerinden analojiler kuramam. Çok katmanlı madunluk durumlarında eşitlemeler yapmak, mağduriyetler hiyerarşisi kurmak çok da becerilebilir ameliyeler değildir, çoğunlukla ahlâkî de değildir. Kısaca iktidar ilişkilerinin bağlamının tam bir farkındalığıyla “çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına” gibi, herkesin kendi evinin önünü süpürmesi tavrı gibi bir tavır benim savunduğum.


Siz yurt dışında yaşıyorsunuz. Oradaki İslami gençlik ve Türkiye’deki İslami gençlik arasında, İslam’ı yaşama noktasında bir fark görüyor musunuz?

Tabii bu İslâm’ı yaşamaktan ne anladığımıza göre değişir. Aklıma hep hayatımdan şu örnek gelir: 2001 yılında ABD’ye ilk gittiğim zaman okulun Müslüman Öğrenci Derneği (MSA) seçimlerine ABD’de büyümüş, başörtülü olmayan bir kadın arkadaş aday olmuştu. Bizim 1990 sonları İslamcı altkültürde hiç tasavvur edilemeyecek bir durumdu ve temsiliyet makamı olması itibariyle benim zihnimi epey zorladığını hatırlıyorum. Her kültür ve coğrafya dinden belli unsurları vurgulayıp belli unsurları önemsizleştirebiliyor. ABD’de bunun en bilinen örneği Araplar’ın başörtüsü ile Altkıta Müslümanları’nın zabiha usul kesim et vurgusu arasındaki önemseme farkından kaynaklı gerilim ve ihtilaflar.

Benim bu ABD’deki ikinci uzun süreli yaşantım. İlki 11 Eylül sonrası durumdu, bir anda İslam’ı anlatma durumunda bulmuştuk kendimizi ve epey tedafüi/savunmacı bir yerdendi bu. İkinci nesil Müslümanlar arasında belki de kimliği savunma saikiyle örtünenler çoğalıyordu. ABD Müslümanlığı’nın temel fay hatları Sünni-Şii mezhepçiliği üzerindendi ama bu göçmenlerin daha büyük derdiydi; orada doğma büyüme Müslümanlar buna direniyordu.

Şimdi ise çok farklı bir ortam buldum açıkçası. Bir defa, Türkiye’ye benzer bir biçimde birçok tesettürlü arkadaşım artık başörtülü değil. Başka bir üniversitedeyim ama buradaki Müslüman Öğrenci Derneği’nde en sıkı dini tartışmalar yapılsa bile genelde İslam’ı benimseyip son derece seküler yaşayanlar artık çok daha fazla. Mesela eskiden başörtülü olmasa da yaz kış kotlu olan kadın arkadaşlar daha çoktu ama şimdi ABDli kadın öğrencilerden çok daha farklı giyinmiyorlar. Ama bir taraftan özellikle Orta Doğu’dan gelen ve bilhassa Türkiye’nin yeni yumuşak güç çıkışlarından, özellikle Ertuğrul’dan çok etkilenen, İslamcı olmasa bile İslam’ı Müslümanların çıkarlarını savunmak, İslamofobiyle mücadele etmek, Filistin’i savunmak şeklinde anlayan çok daha politik bir erkek grubu var. “İlerici siyaset” dediğimiz liberal-soldan aldıkları destekle ittifaklar kurmuş durumdalar.

Bu ittifaklar beyaz veya siyah ilerici Amerikalı kesimlerin onlara yaptığı açılımlarla daha çok gerçekleşmekte ama bu gayrımüslim kesimler sözgelimi arkaplandaki Orta Doğu lobisinin iç mücadelesinin çok farkında değiller. Katar-Türkiye ile Suud-BAE kapışması hem örtük hem açık çok alanda kıyasıya sürüyor. Türkiye Diyanet camileriyle de atakta ve buradaki yerleşik Müslüman örgütleri usandıracak kadar sıkıştırıyor. Bu nereye gider bilemiyorum ama sanırım epey bir kimseyi usandırmış durumdalar. Erdoğan’ın Müslüman popülizmi ise kimlik sorunlarını ve ilintili zaafları çok daha derinden yaşayan, kendilerini dünyada “vaad edilmiş liderlik” konumunda görememenin hıncını yaşayan bir Müslüman kitleyi burada da sürüklüyor. 

Şunu da söylemeliyim: ABD’deki sol-liberal ve hatta sosyalistlerle kol kola yürütülen Filistin ve İslamofobi aktivizmlerine ilaveten özellikle akademik feminizm Müslüman kadınlar arasında çok daha taban tutmuş durumda. Burada homofobiye karşı mücadeleye de bu Müslüman grupların katıldığını kaydetmek gerekiyor. Bu da daha geleneksel Müslümanlığı savunan belli kuruluş ve camilerde muhafazakâr bir tepkiyi doğuruyor. Ben bunu özellikle derdi edinmiş kimi Müslümanların başta homofobiyle mücadele ve feminizm olmak üzere bu “ilerici gündem”e karşı Hristiyan ve Yahudi muhafazakârlarla işbirliği yolları arayıp açıktan açığa bunu savunduklarını gözlüyorum. Yani eskiye nazaran çok daha kaynıyor burada da İslamî gündem. Türkiye hükümetinin ülke içinde aslında kültürel politikalar bakımından çok daha başka, ABD’deki muktedir zihniyete kodları itibariyle çok daha yakın bir yerde durmasına rağmen Müslümanları kendi gündemi için seferber etmek amacıyla bu ilerici gündemi savunanları içleme çabaları da çok.


 Bir röportajda sekülerleşmeden bahsederken “devletin dinden boşanması” tabirini kullanmıştınız. Sizce bu noktaya nasıl gelindi. Muhafazakar dediğimiz bir parti döneminde bunun olması nasıl yorumlanabilir?

Devlet dinden boşanmasından kastım devletlerin dinî ilkeler esaslı yönetilmemesi anlamında, daha ziyade standart olan sekülerleşme tanımıydı. Bununla birlikte Türkiye’de şu an tepeden aşağı yürütülen İslamlaştırma politikalarının amacına çok da ulaşmadığını, tersi sonuç doğurduğunu gözlediğimi söylemiştim. Bunları daha net tespit için biraz daha zaman vermek ve ampirik çalışmalar, anketler yapmak gerekir. Yakın dönemdeki anketler muhafazakârları teyakkuza geçirecek kadar endişe yaratmışa benziyor; kendi iç ortamlarında, partilerinin özellikle aile ve kadın birimlerinde bu telaşın çok daha derin olduğunun haberlerini alıyoruz. Bize sorsalar bunun büyük ihtimalle böyle olacağını tabii ki söylerdik ama birçok okulu imam-hatibe çevirerek, devletin bütün gençlik birimlerini İslâmcı STK’lara havale ederek gençleri dindar biçimde indoktrine edeceklerini sandılar.

Halbuki önerdikleri din paketi içinde özellikle ahlâkın bir yeri olmadığını ve bunun doğuracağı sorunu öngörebilseler dahi çok daha bilinçli işler yaparlardı. Bugün dindar nesil yetiştireceklerini sanarken aslında kendilerince başarılı örneklerinde bile partilerine, takım gibi din tutan, nezaket, görgü, edep ve birçok insani değerden bihaber bir tezahüratçı kitle yetiştiriyorlar. Onların ahbap-çavuş kapitalizminde rant dağıtma mekanizmaları dahilinde elitlere denk düşen, torpilleri sağlam olup biraz daha kafası çalışan gençlerin önüne sonsuz imkânlar serip onlardan bir siyasi-kültürel elit yetiştirme derdinde de olduklarını gözlüyoruz.

Bu AKP tabanı olsa bile kendi halinde, torpili olmayan varoş veya yoksul çocuklarının önünün eskiye nazaran çok daha kapandığı, çok daha tıkalı bir sınıf sisteminin alttan alta inşa edildiğini de söylüyor bize. Şimdi genelde kamu kaynaklarının suistimaliyle yürütülen bütün bu faaliyetlerden çıksa çıksa ne gibi bir dindarlık çıkar hep birlikte göreceğiz ama sınıf tezatları da büyük ölçüde çıkıyor. AKP’yi ve Erdoğan’ı sevse bile hayatı boyunca bu kadar tahkir ve rencide olunmaya bu tabandan yetişen gençler rıza gösterecek mi?

Rabia Naz vak’ası esasen çok şey söylüyor bize buna dair. O vak’a bu sınıf tezatının bir cinayetle patlak vermesi örneği ama ezilmeden, tekebbürden doğan, usul usul dem tutan huzursuzluklar ne getirecek bilemiyoruz. Biliyorsunuz 2010’lardan itibaren özellikle emek ve sömürü sorununa eğilen İslâmî gençlik grupları tezahür etti, bunlar sahici bir ilgi görüp ciddi bir sempati kazanmaktayken Gezi sonrası süreçle itibarsızlaştırma ve şeytanlaştırma kampanyalarıyla gençler oralardan uzak tutulmaya çalışıldı. Halbuki bunlar sahici materyal sorunlara tekabül eden bir damarı yakalamıştı.

Gezi’nin getirdiği yapma kültürel çatışma ve siyasal kutuplaştırma kampanyaları, bitmek bilmeyen siyasal krizler, daimi milli seferberlik ilanları, dış düşman kurguları elbette siyasal sosyalleşmesini yeni yaşamakta olan, özellikle AKP tabanındaki gençleri alıp götürebildi. Ama ben bunun artık sınırlarına dayandığımız, iktidarın da bu alanda hoyratlığa varan bir rahatlıkla sarf ettiği sermayesini ve kredisini tükettiği izlenimindeyim.

Bu tür seferberlik anlarında mevcut krizi erteleyip siyasi ömrünüzü uzatabilirsiniz, olağanüstü hal rejimlerinden istifadeyle toplumsal enerjiyi bastırabildiğiniz kadar bastırabilirsiniz ama gün gelir, materyal kriz ve yönetim kriziniz bütün yakıcılığıyla herkesi vurur, bütün bunları kendi kifayetsizliğinize bahane üretmek için dolaşıma soktuğunuz saklanamaz hale gelir ve geçmiş sicilinize dönük olarak da kolektif bir uyanma hali gerçekleşir. Ben iktidar tabanında bir kısmın geri dönülemez biçimde sürreel bir dünyada yaşamak zorunda olsa da başka kesimlerinde bu ayılma halinin her an yaşanabileceği, hatta yaşanmakta olduğu kanaatindeyim.

Tabii bütün bu süreç sivil, bağımsız ve mesafeli kalmak yerine iktidar koalisyonunun sivil ayağını oluşturmayı tercih eden İslâmcı grupların fiyaskosunu da açığa çıkarabilir bir taraftan. Bu iktidar eliyle daha dindar bir Türkiye beklerlerken rahatsızlık uyandıran durumlarda vicdanlardan gelen itirazları sivil alanlarda bastırma ve sindirme fonksiyonu görmeleri itibariyle bütün bir camialarının da itibarını ve güvenilirliğini yıkmış olabilirler.

Onlardan adalet gibi, doğruluk gibi ahlâkî hasletler bekleyip aksini görmüş kitlelerin din çatısı altında nerede nasıl barınabileceklerini bilemeyecekleri bir durum çoktan gerçekleşmiş olabilir –ki bu konuda ne denli bir panik halinde olduklarını gözlüyoruz. Şunu hatırlayalım ki her tavrın bir bedeli var ve sicilinizi aldığınız tavırlarla oluşturuyorsunuz. Ahlâkın ve iktidarın gerekleri çatıştığında kimin hangi tavrı aldığını herkes açık biçimde gördü. Eminlik, itimat, dürüstlük gibi ahlâkî gereklerle “dindar kesim” diye anılan kesim arasında zihinlerde pek bir bağ kuramıyorsak bunun sorumlusunu bence dışarıda değil bu sicilde aramak gerekiyor. “Geçmiş olsun” diyerek bağlamak istiyorum.


Bize vakit ayırıp sorularımızı cevaplandırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Çok teşekkür ediyorum ilginize.